Sitemizden daha iyi faydalanmak için giriş yapın.Eger kayıtlı degilseniz kayıt olun...

    DALI - Sürrealizm ve André Breton

    Paylaş
    avatar
    Krall100

    Mesaj Sayısı : 161
    Yaş : 28
    Nerden : Ankara
    Rep puanı : 0
    Points : 1253
    Kayıt tarihi : 02/09/08

    Puanlar
    Puan grafigi. Puan grafigi.:
    1000/200  (1000/200)

    DALI - Sürrealizm ve André Breton

    Mesaj tarafından Krall100 Bir Paz Nis. 05, 2009 1:43 pm

    3 Ağustos 1914 günü Birinci Dünya Savaşı ilan edildiğinde André Breton, kendini savunacak geçici bir mevzi kazıvermişti avucuna: Arthur Rimbaud. Şaşkınlığı ve büyülenmişliği onu bu mevzinin gerisine daha da gömdü.

    Paul Valéry ile tanışalı çok olmamıştı. Ertesi yıl Apollinaire’e ilk mektubunu yazdı. 1916 Temmuz’unda Psikanaliz ile ciddi olarak uğraşmaya başladı. Savaş sırasında hastanelerde Vaché, Aragon gibi ortak yazgının cephelere sürüklediği ve yine bir başka ortak yazgıyı birlikte sürdüreceği kişilerle tanıştı. Aragon ile geceleri uzun uzun yüksek sesle Maldoror’un Şarkıları’nı okudular. İzin için cepheden dönüşlerde Reverdy ve Apollinaire ile tanıştı Breton. Ateşkese bir kaç gün kala Apollinaire’e son ziyaretini yaptı.Daha fazla…

    I.

    Savaş bir yandan her şeyi alt üst ederken Breton ‘un gözünde mantığın, bilincin, görece gerçekliğin ve daha bir çok değerin ipini de çekmişti. Saltık gerçekliğe ulaşmak için yalnızca kendi ipine sarılması gerektiğini anladı. Aragon, Soupault ve daha sonra Eluard’ı yanına katarak Littérature dergisini kurdu. Derginin ikinci sayısında Ulusal Kitaplık’a giderek kendi el yazısıyla temize çektiği, Lautréamont’un ilk cümlesinde yüzyılın şiirsel sızlanmalarını safsata olarak nitelediği Poésies-I’i yayımladı. Soupault ile birlikte bu arada otomatik yazıyı geliştirmeye başladı. Littérature'’ün 13. sayısında, o sıralarda iyiden iyiye azıtmaya başlayan dadacılığın 28 manifestosunu bastı. Savaş ortasında, 20 yıl aradan sonra yazdığı La Jeune Perque ile Breton’u düş kırıklığına uğratmış olan Valéry, Gallimard’da ve gözleri artık iyi görmeyen Proust’un yanında ona iş buldu. 1920 yılının Haziran ayında otomatik yazının ilk çocuğu olan Les Champs Magnétiques yayınlandı. Klasik üslubun tersine, bu kez son sayfada Soupault ile birlikte bu kitabı, önceki yıl aşırı dozda uyuşturucu alarak intihar eden Jacques Vaché’ye adamışlardı.

    Nerval’in kullandığı suparnaturaliste sözcüğü aslında Breton’un tek adayıydı. Ancak Apollinaire’in erken ölümünden olacak, onun bir yazısında geçen surréaliste sözcüğünü kullanmaya karar verdiler. Breton 1924 yılının Ekim ayı ortalarına doğru 1. Sürrealist Manifesto’yu yayımladı. Aralık ayında Naville ve Péret’nin yönetiminde La Révolution Surréaliste yayımlanmaya başladı. Bu derginin 4. Sayısında Breton Sürrealizm ve Resim adlı incelemesinin ilk yazısını yayımladı. Bu dönemlerde çeşitli şair ve yazarları ti’ye alma, onlara hakaretler yağdırma eylemleri yoğundu. Komünist Parti’ye üye olduğu yıl, Valéry de bu kopuşların suskun olanından payını almıştı. 1930 yılının Ocak ayında, Breton’un daha önceleri hareketten çıkardığı bir çok şair Bir Ceset adlı yergiyle ona karşılık verdiler. Haziran ayında Breton 2. Sürrealist Manifestoyu yayımladı.

    1935 yılında Paris’te kültürün savunulması üzerine bir kongreye katılan İlya Ehrenburg’u sürrealistlerin sövgücüsü olarak suçlayan Breton’a aynı kongrede söz hakkı tanınmaması karşısında, onun konuşmasını okuyan Eluard, sözlerini güçlükle dinletebilmişti. Kasım ayında Breton Sürrealizmin Politik Durumu’nu yayımladı. Ertesi yıl Londra’da Uluslararası Sürrealizm Sergisi açıldı. 1938 yılı ortasında Breton, Meksika’da sürgünde bulunan Troçki’nin yanına gitti. Orada bağımsız bir Devrimci Sanat İçin adlı ortak manifestoya imza attı. Ertesi yıl patlak veren İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde üniforma altında Pascal’ı, Lautréamont’u, Rimbaud’yu ve Tinin Görüngübilimi’ni okudu. 1941 yılının Eylülü’nde Amerika’ya geçti. Savaştan sonra Paris’e döndü. 1952’de iki ay boyunca André Parinaud ile birlikte daha sonra kitaplaşacak olan radyo konuşmalarını yaptı. 1956’da solcu gazetecileri takibe alan polisleri protesto mitinginde söylev verdi. 1960 yılında Cezayir Savaşı sırasında Fransız askerlerinin çağrılara uymama hakkını savunan 121’ler bildirgesine imza attı. Ertesi yıl yeni sürrealist dergi La Bréche’i yönetmeye başladı. 1966 yılı başında başlayan akciğer hastalığı yıl boyunca sürdü ve 28 Eylül sabahı Lariboisiére Hastanesi’nde öldü.

    Breton üzerine, bu birbirinden uzak referans, bilgi ve olayları otomatik serpiştirilmesinden sonra daha ne yazılabilir? Onun ilk başlarda bir büyücü çırağı olduğu… Savaş sırasında anarşist hayallerle düşüp kalkan biri; en çok borçlu olduğu kişinin eski dostu Jacques Vaché olduğunu itiraf eden olduğu… Çevresinde mefistolar arayan bir Faust olduğu… Hayatının sonuna kadar, ilk başta büyük kavgalarla, eylem ve kopuşlarla kurduğu devrimci bir hareketin; geniş halk zemini, ideolojik ve politik yaygınlık ve arka plana oturtulamayan bir hareketin devrimsiz devrimcisi olduğu ve bu kaleyi hayatının sonuna kadar hiç bir yola sapmadan savunduğu. Gerçek zihinsel terör ve anarşinin, Marx’ın ve Rimbaud’nun savları arasında bir yerde konakladığı.

    1930 yılında, Dali’nin 6*4’lük bir kâğıda Breton için amblem olarak çizdiği desen, hem bir karınca yiyeni hem de ressamın 1929’da yaptığı Le Grand Masturbateur adlı tablosunu andırıyordu. Amblemin üzerindeki hayvan deseninin uzun diline André Breton Karıncayiyen yazmıştı Dali.

    1988 yılının Mayıs ayında, ünlü La Pléiade dizisine Eluard’dan sonra ikinci olarak giren sürrealist ünvanına erişti Breton. Dizinin bu kitabını yayına hazırlayan Marguerite Bonnet’ye göre karınca yiyen imgesi Breton’un temel şiir tutumunu ele veriyor. Bu imge aynı zamanda varlıklar ve şeyler karşısında bir bekleyişin de habercisi. Akıl, bir karınca yiyen gibi ağzı açık kaldıkça, varoluşun aydınlattığı bütün belirtiler, varlıklar ve şeyler karşısında uyarılmış bekleyişin kapısından içeri giriverecekler. Karınca yiyenin ağzına yuvarlanan sinekler, böcekler, karıncalar gibi.

    Bu imgeyle, Breton’un evren karşısındaki şiir tutumunun temel verileri de açıklanmış oluyor bir yerde: Bize ne gelirse gelsin, görkemli ve göz kamaştırıcı olan bekleyişin ta kendisi. Ya da “gelmeyen gelmez, esas olan bekleyiştir” (L’Amour Fou).

    Otomatik yazıyla dünya düzeninin yenilenmiş bir görüntüsünü yakalamaya çalışan Breton’un üst gerçekliğe tutunma çabasıyla derinleşen felsefi arka planlı hareketi, yüzyılın en büyük sanat hareketi olarak da kalmış görünse, gerçekte, dünyanın devrim tarihinde, ?? içinde en çok soru işaretini barındıran ve bir o kadar da saydamlığa, yeni evrensel tutumlara yer bırakan bir devrim hareketi olarak yerini almıştır. Duyu tacirlerine, yurtsuz göçerlere, içe bakan gündöndülere düşen, bu hareketin geleceğine, hiçbir yere düşülmeyeceğini bile bile geleneksel bir tutum refleksiyle tutunmaktır.


    II.

    Marx için dünyayı dönüştürmek, Rimbaud içinse dünyayı değiştirmek olan iki parolayı bir bütün içinde eritmeye çalışan sürrealistlerin başında gelir André Breton. Kimi zaman hiç de umut vermeyen bu karşıtları birleştirme ve ruh-gövde zincirinin her iki ucunu bir arada tutma çabasını ondan daha iyi kimse canlı tutamadı. Belki bugün bile.

    Yaşamı ve eylemi, bugün boşuna çırpınan bir çabayla çevriliyor André Breton’un. Yakın geçmişin bütün aykırısı atılımlarının düş kırıklıklarında boğulduğu bu yıllarda Jean-Jacques Brochier’nin Breton önünde bir kez daha bu denli eğilmesinin bir anlamı yok muydu? Gerçi Brochier bunu, Breton’un La Pléiade’a girişinin anısına hazırlamış olan Magazine Littéraire’in özel bir sayısında, 1988’de yazıyordu. O günden bu yana Breton kuşkusuz, Julien Gracq’ın deyişiyle “çağdaşlarından daha fazla olmak üzere düşünce dünyasını manyetik alana yeniden çevirme” katkısını sürdürdü.

    Şiiri sadece ayrıcalıklı bir yazı türü olarak görmekle kalmayıp her şeyden önce yaşamı değiştirecek bir tavır ve tutum olarak ele aldı André Breton. Öyle ki bazı yol arkadaşları, devrimci kavgayı şiirin pratik görünüşlerinden biri olarak görme yolunda bir cesaret de buldular bu tavırda. Bu da karışıklıklara neden olmuyor değildi. Fakat Breton, kim bilir hangi noktaya kadar bu tavır-pratik karmaşıklığının mimarı olmadı mı? Zira, 1930’da yayımlanan ikinci manifestoda sözü geçen şiirsel eylemin en basit sürrealist eylem olarak açıklandığı anımsanırsa karmaşıklığın yarattığı bulanıklık giderilebilirdi. Sürrealist devrimin kurucuları, programı sivil savaş olarak adlandırılan resmi bir devrimci örgütü ayağa kaldırmak istiyorlardı. Öyle ki otuzlu yıllarda, Devrimin Hizmetinde Sürrealizm adlı dergi çevresinde toplananların ilk toplu etkinlikleri din, savaş ve sömürgeciliğe karşıydı. José Pierreéin de sözünü ettiği gibi “siyasi partiden çok üç-beş kişilik bir terörist grup oluşturma girişimi denilebilecek bir kalkışmanın sürekliliği gözardı edildiğinde sürrealizmden bir şey anlamak olanaksızlaşacaktır.”

    Gerçekte André Breton otomatik yazıyı silah olarak kullanan “nefis ceset” lerle çarpışan, kolajı da deneyen bir doğrudan eylemin – buna şiirsel eylem de denebilir – elebaşısıdır.

    Breton’un devrimci bir sanatı öngören sürrealizmin kuramcısı olması bugün ne anlama geliyor?

    Eluard ve Aragon’a kıyasla, her zaman seçkincilik adına açık beğeni sergilemiş olan André Breton, hiçbir zaman “popüler” bir şair olmadı. Ne bir özgürlük şiirinin çok bilinen şairi olarak kutsandı ne de “mutlu aşk” ların kollayıcısı olarak dillere düştü. Ülkemizde de şiir çevirisi bağlamında belirli bir Eluard, Aragon ve (Breton’la nicel olarak aynı yazgıyı paylaşsa da Türkiye’ye gelerek Garipçilerle görüşme fırsatı bulan şair olarak bilinir) Soupault sıralaması vardır. Sürrealizmin ilk dört atlısı ve ayağı sayabileceğimiz bu dörtlü için Türkçe’de Breton dördüncü sırayı bile zor almaktadır. Bu elde olmayan başarısızlığı Breton’un yapıtındaki seçkincilikte aramak doğrudur. 1917 yılının bir bahar günü, Apollinaire’in, Breton’u Soupault’ya takdimi ve “dost olmanız gerekir” sözüyle başlayan yolculuğun kilit adamının, kaçınılmaz dostlarının yapıtlarına ve geleceklerine karşın neden “popüler” şair olmadığı, Marguerite Bonnet’nin hazırladığı iki Breton cildi olarak La Pléiade dizisinde yatıyor.

    Claudel’e göre, sürrealizmden bilmeyerek de olsa spermlerini esirgemeyen Lautréamont ve Rimbaud; Fransız şiirine söz otomanizmini yerleştiren Corbiére; mutlak başına buyrukluğuyla Germain Nouveau; en güzel bir kaç şiirinin tam ortasına bir tabancanın dönük olduğu Charles Cros; modern adı verilen şiirin tek gerçek habercisi Saint-Pol Roux; sembolist şiir ve sonrası arasındaki ilişkiyi ele veren Paul Valéry, Breton için, sembolist şiirden en iyi yanı çekip almak ve bu modernliğin düşçü biçimi olarak sunmak yolunda önemli etki noktalarıydı. Sürrealistler ve özellikle André Breton, yüzyıl sonu şiirini bir dikiş makinasıyla şemsiyenin karşı karşıya geldiği masaya yatırmışlardır. Masa üstündeki bu şaşırtıcı yüz yüzelik, Valéry’ye göre şiirsel yaratının en temel unsurlarından biriydi.
    avatar
    Krall100

    Mesaj Sayısı : 161
    Yaş : 28
    Nerden : Ankara
    Rep puanı : 0
    Points : 1253
    Kayıt tarihi : 02/09/08

    Puanlar
    Puan grafigi. Puan grafigi.:
    1000/200  (1000/200)

    Geri: DALI - Sürrealizm ve André Breton

    Mesaj tarafından Krall100 Bir Paz Nis. 05, 2009 1:43 pm

    "Manyetik alanlar"

    André Breton – Philippe Soupault

    SIRSIZ AYNA

    Su damlası mahkûmları, sadece ölümsüz yaratıklarız bizler. Ses çıkarmadan kentlerde koşuyoruz ve büyülü duvar ilanları artık dokunmuyor bize. Bu kırılgan heyecanlar, bu kavrulmuş sevinç sıçramaları neye yarar? Sönmüş yıldızlardan başka hiçbir şey tanımıyoruz. Yüzlere bakıyoruz ve zevkten iç çekiyoruz. Ağzımız, kayıp kumsallardan daha kuru. Amaçsızca, umutsuzca dönüyor gözlerimiz. Artık yalnız bu kahveler var ve oralarda serin meyve sularını, birbirine karıştırılmış içkileri içmek için toplanıyoruz. Bir önceki günden kalma gölgelerimizin düştüğü kaldırımlardan daha yapış yapış masalar.
    Arada bir rüzgâr bizi büyük soğuk elleriyle sarıyor ve güneşin karaltılarını düşürdüğü ağaçlara bağlıyor. Hepimiz gülüyor, şarkılar söylüyoruz. Fakat artık hiç kimse yüreğinin çarptığının hissetmiyor. Coşku bizi terk ediyor.
    Büyülü garlar artık asla bizi almıyor koynuna: Uzun koridorlar ürkütüyor bizi. Bu yavan dakikaları yaşamak için, yırtık pırtık asırları hasıraltı etmek gerekir o zaman. Bir zamanlar yıl sonu güneşlerini, çocukluğumuzun taşkın nehirleri gibi bakışlarımızın içinden aktığı dar ovaları seviyorduk. Yeniden tuhaf hayvanlarla, tanıdık bitkilerle donatılmış bu ormanda artık yalnızca yansımalar var.
    Artık sevmek istemediğimiz kentler boşaldı. Çevrenize bir bakın: Artık sadece gökyüzü ve elbette nefret etmek isteyeceğiniz geniş topraklar var. Düşlerimizi dolduran bu yumuşak yıldızlara parmağımızla dokunuyoruz. Orada inanılmaz vadiler bulunduğu söylendi bize: Bir müzeden daha sıkıcı olan bu Far West’te sonsuza dek yitmiş at gezintileri.
    Büyük kuşlar havalandıkları zaman ötmeden çekip gidiyorlar ve çizgili gökyüzü artık onların çağrılarının yankısını vermiyor. Göllerin üzerinden geçiyorlar, verimli bataklıkların üzerinden; Ölgün bulutları ayırıyor kanatları. Artık oturmaya bile iznimiz yok: Çabucak kahkahalar yükseliyor ve bütün günahlarımızı yüksek sesle haykırmamız gerekiyor. Rengini bilmediğimiz bir gün anıtlardan daha sağlam ve sakin duvarlar keşfettik. Oradaydık ve büyümüş gözlerimizden sevinç gözyaşları süzülüyordu. Şöyle diyorduk: “Birinci boy gezegen ve yıldızların bizimle karşılaştırılması olanaksız. Peki bu havadan daha korkunç olan güç nedir? Güzel ağustos geceleri, şahane deniz akşamları, biz sizinle dalga geçiyoruz. Çamaşır suyu ve ellerimizin çizgileri dünyayı yönetecekler. Tasarılarımızın zihinsel kimyası, siz fabrikaların kısık seslerinden ve bu can çekişme çığlıklarından daha güçlüsünüz! “Evet ötekilerden daha güzel olan o akşam ağlayabildik. Yoldan geçen kadınlar bize el uzatıyorlar, bir buket gibi gülümsemelerini sunuyorlardı. Geçen günlerin alçaklığı kalbimizi sıkıştıracak ve başka gecelere erişen su fıskiyelerini artık görmemek için başımızı başka yöne çevirdik.
    Bize ilişmeyen artık sadece iyilik bilmez ölüm vardı.
    Her şey yerinde ve hiç kimse artık konuşamaz: Her duyu felce uğruyordu ve körler bizden daha saygındılar.
    Bizi ucuz düş imalathanelerini ve kara dramlarla doldurulmuş mağazaları gezdirdiler. Rolleri eski dostların paylaştığı eski bir sinemaydı bu. Onları gözden yitiriyorduk ve hep aynı yerde yeniden bulmaya gidiyorduk. Onlar bize çürümüş şekerlemeler veriyordu ve onlara tasarlanmış mutlulukları anlatıyorduk. Gözlerini bize dikip konuşuyorlardı: Bu iğrenç sözleri ve onların yumuşak ezgilerini gerçekten hatırlayabilir miyiz?
    Sadece ölgün bir şarkı olan yüreğimizi verdik onlara.

    Bu akşam, umutsuzluğumuzdan taşan bu ırmağın önünde iki kişiyiz. Artık düşünemiyoruz bile. Sözler çarpık ağızlarımızdan kaçıyor ve gülümsediğimizde yoldan geçenler, ürkerek geri dönüyorlar ve çabucak gidiyorlar evlerine.
    Kendimize nasıl meydan okuruz bilmiyoruz.
    Barların ışıklarını düşünüyoruz, günü yitirdiğimiz yıkıntı evlerde verilen tuhaf balolarda. Ama sabahın beşinde damlarda yavaşça akan bu ışıktan daha hüzün verici değil hiçbir şey. Sokaklar sessizce birbirinden ayrılıyor ve bulvarlar canlanıyor: Geç kalmış bir gezgin yanı başımızda gülümsüyor. Baş dönmeleriyle dolu gözlerimizi görmedi ve geçiyor yavaşça. Uyuşukluğumuzu süt arabalarının görüntüleri gideriyor ve bir tanrı sesini bulmak için göğe tırmanıyor kuşlar. Bugün yine (ama bu mahdut yaşam ne zaman bitecek) dostlarla buluşacağız ve aynı şarapları içeceğiz. Bizi yine kahve teraslarında görecekler.
    Bu yerinde duramayan sevinci bize vermeyi bilen kişi uzakta. Tozlu günleri akıp gitmeye bırakıyor ve artık söylediklerimizi dinlemiyor. “Acaba sevgi dolu seslerimizi ve harika tutumlarımızı unuttunuz mu? Özgür ülkelerin hayvanları ve terk edilmiş denizler artık size acı vermiyor mu? Görüyorum hala o kavgaları, bizi boğazlayan o kırmızı hareketleri. Sevgili dostum neden artık su geçirmez hatıralarınızdan bahsetmek istemiyorsunuz?” Daha dün ciğerlerimize doldurduğumuz hava solunmaz oluyor. Artık sadece kendi ölüne bakmak var ya gözlerini kapatmak: Eğer başımızı çevirirsek baş dönmesi bize kadar yayılır.
    Yarıda kalmış güzergâhlar ve tamamlanmış bütün yolculuklar acaba gerçekten onları itiraf edebilir miyiz? Zengin manzaralar dudaklarımızda acı bir tat bıraktı. Bizim hapishanemiz sevilen kitaplardan inşa edildi, ancak bizi uykuya salan bütün bu şiddetli korkular yüzünden artık firar edemiyoruz.
    Alışkanlıklarımız, çılgın metresler gibi bize sesleniyor: Kesik kesik kişnemeler bütün bunlar daha ağır sessizlikler hala. Bize söven bu duvar ilanları; onları o kadar sevmiştik ki. Günlerin rengi, sonsuz geceler, acaba sizlerde bizi terk edecek misiniz?

    Bütün yeryüzünün büyük gülümsemesi bize yetmedi: Bize daha büyük çöller gerek, kenar semtleri olmayan bu kentler, ıssız denizler.

    Karem’in sonuna ilişiyoruz. Çocuk arzularının elleri yumuk uyuduğu tenin kesintisiz şafaklarında bir ağaç gibi ortaya çıkıyor iskeletimiz. Daha dün, tuhafiyecilerin önünden geçerken büyülü ağaç kabuklarının üzerinde kayıyorduk. Şimdi erişkinlik yaşını çağırmanın zamanı olmalı: Bir yandan bakarken, gece inmeden önce, ışıklandırılmış yürek karartıcı bir yerde onu görmediler mi? Kendini onun yoluna adamış veda buluşmaları, yürekleri birer okla delinmiş hayvanların izini son kez sürüyor.
    Mektuplarda bulunan ve ağızlarımıza düşen güzel anlatımların üzerimize yükseklerden sayısız vuruşlarla gelen yüreğimizin diabololarından korkmalarına gerek yok açıkçası.
    Dibinde, kesilmiş ağaç cesetlerinin oturduğu ve ağzından, sağlığa iyi geldiği söylenen kreozot kokusunun çıktığı mavimtrak boğazı aşıyorum platin bir telin ışıltısında.
    Serüvenci bile olmak istemeyenler aynı zamanda açık havada yaşıyorlar; Ateşli imgelerinin kendilerini kapıp götürmesine izin vermiyorlar ve böyle aşağıdan giderlerse, hiç kimse, bazı ilkel kavimleri insanlara alıştıran incik boncukları cürufların içinden çıkarmalarına karşı çıkmaz. Yavaş yavaş farkına varıyorlar, şapkalarını çıkaran ve bir papyonun içinden bir sfenks çalımıyla size sırıtan kadınların ortasında hareketsiz kalmayı bilmek olan güçlerinin. Buz kesmiş sözlerini kağıt paralarla kaplarken şöyle diyorlar: “Taşlasın bizi büyük kuşlar, hiçbir şey kuramayacaklar bizim derinliklerimizde. Moda eşyası gravürleriyle birlikte yer değiştirmeyecekler. Ben gülüyorum, sen gülüyorsun, o gülüyor, biz gülüyoruz, gözyaşları içinde yetiştirerek, işçilerin öldürmek istediği barsak kurdunu.”
    Bir gün, iki büyük kanadın gökyüzünü karartacağını göreceğiz ve her yerden misk kokularının içinde kendimizi boğulmaya bırakmamız yetecek. Bu çan seslerinden ve kendimizden korkmalardan ne kadar bıktık! Gözlerimizin gerçek yıldızları, kafanın çevresinde ne zaman baş kaldıracaksınız? Artık sirklerde cartayı çekmiyorsunuz ve işte o zaman, nasıl eziyor küçümseyerek güneş, ölümsüz karları! İki ya da üç davetli çıkarıyor kaş kolunu. Pul pul işlenmiş likörler onların boğazlarında çok güzel bir gece yaratmadığı zaman bir gaz ocağı yakacaklar. Evrensel rızadan söz etmeyin bize; Vakit, Botot’hun su kanıtlarında olduğu gibi değil, çok iyi hesap bilen dişli tekerimizi sapladık en sonunda. Vitrin camları çok erkenden tebeşir tozuna dönen gök mağazasını yeniden açılışına katılamadığımıza pişman oluyoruz henüz.
    Bizi hayattan ayıran, kumlu bir bitki gibi amyantı yalayan şu küçük alevden başka bir şey. Bazı uzun şapkalarda bulunan altın elektroskop yapraklarından yükselen şarkıyı da düşünmüyoruz artık hepimiz o şapkadan giydiğimiz halde.
    Tenimize kazılmış pencere yüreğimize açılıyor. Oradan büyük bir göl görüyoruz, öğle üzeri şakayıklar gibi kokulu ve altın parıltılı esmerlik verilmiş kızböcekleri konmaya geliyorlar gölün üstüne.
    Hayvanların birbirine baktığı bu büyük ağaç nedir? Yüzyıllardan beri ona içecek bir şeyler koyuyoruz. Gırtlağı öylesine kuru ki samanın ve külün orda koca ambarları var. Gülüyoruz da, fakat tek dürbün olmadan uzun süre bakmak gerek. Herkes geçebilir, zarif tabloların günahlarımızın asılı olduğu ve külrenginin hakim olduğu o kanlı koridordan.
    Bize sadece ellerimizi ve göğsümüzü açmak kaldı, bu güneşli gün gibi çıplak olmamız için. “Biliyorsun ki bu akşam işleyecek yeşil bir suç var. Hiçbir şey bilmiyorsun, sevgili dostum, şu koca kapıyı aç ve havanın bütünüyle karardığını, güneşin son kez battığını söyle kendine.”

    Tarih iğnelerle, parası pulu olan el işçisinin içine dönüyor ve en parlak oyuncular girişlerine hazırlanıyorlar. Her cinsten bitkiler bunlar, dişiden çok erkek ve sıklıkla her ikisi de kimi kez. Eğrelti otuna dönmeden önce defalarca yuvarlanmaya meyilleri var. İçlerinden en çekicileri şekerden ellerle bizi sakinleştirme zahmetine katlanıyor ve ilkyaz geliyor. Umut etmiyoruz, değişik balık türleriyle birlikte onları yeraltı katmanlarından çekip almayı. Bu yemek bütün masalarda iyi bir etki bırakırdı. Yazık ki artık acıkmıyoruz.


    HALİL GÖKHAN

      Forum Saati Paz Ara. 17, 2017 1:30 am