Sitemizden daha iyi faydalanmak için giriş yapın.Eger kayıtlı degilseniz kayıt olun...

    Türk Çiniciliği

    Paylaş
    avatar
    Krall100

    Mesaj Sayısı : 161
    Yaş : 28
    Nerden : Ankara
    Rep puanı : 0
    Points : 1253
    Kayıt tarihi : 02/09/08

    Puanlar
    Puan grafigi. Puan grafigi.:
    1000/200  (1000/200)

    Türk Çiniciliği

    Mesaj tarafından Krall100 Bir Cuma Nis. 10, 2009 10:32 pm

    Sanat - Sanat Dalları

    Pişmiş topraktan üretilen yapı gere­cinin (yani tuğlanın) bir yüzünün gerek süslenmesine, gerek koruyucu maddeyle kaplanarak, yani sırlana­rak kullanılmasına, tarihte ilk ola­rak Mezopotamya'da Sümer uygar­lığında Taşlanmaktadır. Yapılan ka­zılar sonucu elde edilen verilere göre, Babil'de büyük duvar yüzeyle­rinin sırlı tuğlayla kaplanmış olduk­ları saptanmıştır. Bu tekniğin daha sonraları Abbasiler döneminde can­landığı,

    XII. yy'dan sonraysa, Türk­lerin egemen olduğu ülkelerde bü­yük bir gelişme gösterdiği bilinmek­tedir.Sırlı tuğla tekniğinin önemini yitir­mesinden sonra, Türk mimari süsle­meciliğinde çini kaplamacılığının yeri ve önemi artmış (XV. yy'da yavaş yavaş bırakılmaya başlanan tuğla tekniğinin yerini alan çinicilik, o tarihten sonra dünya seramik sanatında da önem kazanmıştır), çini tekniğindeki gelişmeye koşut olarak, sırlı çanak ve çömleklerden yapılan ürünler, özellikle XV. - XVI. yüzyıllarda Türk-İslâm sanatının güçlü örneklerini oluşturmuşlardır, islâm düşünce ve sanatının etkisiy­le belli bir düzeyde kalarak gelişemeyen figüratif duvar resmi karşı­sında Türk çiniciliği, mimari yüzey­lerin bezenmesi ve iki boyutlu ola­rak renklerle süslenmesi açısından büyük bir ağırlık kazanmıştır.

    TÜRK ÇİNİCİLİĞİNİN GELİŞMESİ

    XII. yy'da Büyük Selçukluların geli­şiyle İran'da sıraltı tekniğiyle yapı­lan çini ve seramik üretimi yeni bir aşamaya girdi; Türklerin katkısıyla Rey, Keşan, Rakka gibi merkezlerin çini ve seramik yapımındaki ünleri günden güne arttı. Ayrıca, ilk olarak Rey kentinde sıraltı tekniğiy­le yapılan çinilerin yanında, perdah tekniğiyle üretilen ürünler de dikka­ti çekmeye başladı. Üretilen çinile­rin en belirgin özelliği, pembe renkte ve sert-kaba hamurdan yapılmış olmalarıydı (Rey çiniciliği ve seramikçiliği, Moğol istilasıyla sona ermiştir). Rey kentinden sonra ikinci derecede önem kazanan mer­kez Keşan, Moğol istilasının ardın­dan yeniden canlanarak üretime başladı: Keşan çini ve seramiklerin­de sıraltı tekniğinin ağır bastığı görülür; ürünlerin hamuru beyaz­dır. Rakka'daki üretim merkezleri de Rey kenti gibi, Moğol istilasından etkilenerek kapandılar (sıraltı ve perdah tekniğinin uygulandığı Rakka kökenli ürünlerde kurşun kulla­nıldığı için, bu merkezde yapılan çini ve seramikleri öbür üretim mer­kezlerinin ürünlerinden ayırmak kolaydır). Anadolu Selçuklularında çini, mimariyi tamamlayan bir öğe olarak kullanıldı; perdah ve minai teknikleriyle (ama, seramiklerde bu teknikler görülmez) yapılmış çok güzel çini örnekleri ortaya kondu. Minai tekniğindeki çinilerle bezen­miş yapıların en belirgin örneği, Konya Alâeddin Köşkü'dür. Sekiz­gen ve yıldız biçiminde olan köşkün çinileri, ilk bakışta, gerek ölçü, gerek bezemeleriyleXII. yy'da İran' da kullanılan çinileri anımsatmakla birlikte, İran'dan getirilmemiş, doğ­rudan doğruya Konya yöresinin top­rağıyla gene Konya'da yapılmıştır. Kayseri Keykubadiye Sarayı'nın çinileriyse sıraltı tekniğiyle üretilmiş­lerdir. Beyşehir'deki Kubadâbâd Sarayı'nın yıldız ve kare biçimli, perdah ve sıraltı tekniğiyle üretilmiş çinileri, XIII. yy. Türk çiniciliğinin en güzel örneklerindendir. XIV. yy'ın ikinci yansı ile XV. yy'da üretilen Türk çini ve seramiklerinin hamuru kaba, taneleri iri ve rengi kırmızımsıdır. Bu nedenle, içleri bütünüyle, dışlarıysa yarı yarıya beyaz renkli astar sürülerek fırın­lanmıştır. Desenleri fırınlandıktan sonra işlenen, sırlandıktan sonra kurutulan bu ürünlerdeki geometrik desenlere, çizgilere, bitki desenle­rine ve hayvan figürlerine bakılarak bir sınıflandırma yapılabilir. Bu tür seramik ve çinilere, uzun süre "Miletos işi" denilmiş, ama 1964 yılında İznik'te yapılan kazılar sonucunda, İznik'te yapıldıkları anlaşılmıştır.

    XIV. — XV. yüzyıllarda renkli sır tekniği adı verilen ve çeşitli sırların birbirleriyle karışmasına olanak vermeyen bir teknikle elde edilen çinilere, özellikle Osmanlılar mih­rap süslemelerinde yer vermişlerdir (en güzel örnekleri arasında Sivas Gökmedrese, Erzurum Çifte Minare ve Yakutiye medreseleri ile Ankara Aslanhane camisinin mihrabı sayı­labilir). İznik Yeşil Cami'nin (yapımı 1378-1392) minaresinde sırlı tuğla ve mozaik çini karışımından oluşan yalın bir süsleme görülür. Ankara savaşının ardından, Çelebi Sultan Mehmed'in Bursa'da yaptırdığı Ye­şil Cami ile külliyesinde önemli öl­çüde çini kaplama kullanılmıştır. Bu yapılarda firuze renkli sırlı çinilerle kaplanmış yüzeylerin yanı sıra, özellikle çini mozaik, renkli ve sırüstü tekniğiyle üretilmiş yazı şeritleri, mukarnas frizi ve bitkisel arabeskle süslenmiş mihrap, çağın çini uygulamalarının başlıca örnek­lerini oluşturur. Külliyenin Yeşil Türbe adıyla bilinen bölümü, dıştan sırlı tuğla, içerden firuze renkli çinilerle kaplıdır. Hem camide, hem de külliyede, yeşil ve mavi rengin tonları egemendir. Aynı dönemde Bursa ve Edirne gibi önemli merkezlerdeki yapıları süsleyen çini örneklerinden özellikle ikisi önemlidir: Edirne Muradiye camisi­nin çini mihrabı; Bursa Muradiye camisinin duvar çinileri. Edirne'de­ki Muradiye camisinin çini mihrabı, sırüstü tekniğiyle ve renkli sırla yapılmış, Bursa'daki Yeşil Cami mihrabına benzetilmeye çalışılmış­tır; ama, asıl ilgi çekici süsleme öğeleri, sıraltı tekniğiyle yapılmış olan altıgen ve üçgen biçimdeki mavi-beyaz çinili, üstünde zengin çiçek motifleri bulunan (çiniler, bu desenleriyle, daha sonraki dönemde üretilen Osmanlı çinilerinden ayrı­lırlar) duvar kaplamalarıdır.

    Moğollarla girişilen ilişkiler sonucu, XV. yy'da Osmanlı çinicilik sanatın­da bazı etkilenmeler görüldü: Özel­likle İstanbul'un alınmasından son­ra yapılan Çinili Köşk (1472'de tamamlandı) içinde kullanılan çini­lerde, bu etki açıkça gözlenir (Çinili Köşk'te firuze, san, beyaz, siyah sırlı tuğlayla kaplı gereçler kullanıl­mıştır). Yazı şeritlerinde ve eğri yüzeylerin süslemelerinde mavi, fi­ruze ve beyaz renkler egemen oldu; bitki motifleri kullanıldı. Bütün bu ürünlerin verildiği, Türk çiniciliğinin ilk dönemi sayılan dö­nem, çini mozaik ve tek renkli mavi ya da firuze çiniler gibi gereçlerin kullanılmamaya başlanmasıyla sona erdi ve yeni bir çini üretim merke­zinin yavaş yavaş ön plana çıkma­sıyla, Türk çiniciliği yeni boyutlara ulaştı: İznik. Gerçekten de, iznik'te daha gelişmiş bir sıraltı tekniği uygulandı ve Doğu geleneğine bağlı çini üretimi günden güne etkisini yitirirken, İznik dünya çapında bir çini üretim merkezi haline geldi.İznik'te XIV. yy'da başlayan çini üretimi önemini günden güne artıra­rak XVII. yy'a kadar sürerken, aynı yüzyılda Bursa da, erken Osmanlı sanatının merkezi oldu. Beylikten imparatorluğa geçişinsağladığı olanaklar, Türk sanatını, dolayısıyle de Türk çiniciliğini olum­lu yönde etkiledi; gerek Bursa'da, gerek Edirne'de pek çok anıtsal ya­pı, XV. yy. Türk çinileriyle bezendi. XVI. yy. başlarından kalma çini örneklerinin çok az olmasına karşın, İznik'te seramik üretiminin hızlan­dığı bilinmektedir. Kanunî Sultan Süleyman'ın tahta çıktığı yıllarda yaptırdığı yapılarda, bitkisel ara­besk ile özgün sarmal motifli ejder ya da bulut gibi bazı Doğu figürleri­ni içeren çiniler kullanılmıştır. 1539' da istanbul'da yapılan Haseki Med­resesi ile Şehzade Mehmed Türbesi'nde(1543-1548),vb.örnekleri görü­len bu çiniler, Süleymaniye camisi­nin yapılışına kadar kullanılmış, ge­ne o dönemde çinilerde, süsleme­nin önemli öğelerinden yazı sanatı­na (hat) da, yer verilmeye başlan­mıştır. Dönemin ürünlerinde ayrıca, saz adı verilen özgün bir yaprak motifine de raslanır. Sarı ve fıstık yeşili, en çok kullanılan renklerdir; patlıcan moru, mavi, siyah ve beyaz renklerse, ikinci derecede kullanıl­mıştır.

    XVI. yy'in sonu ile XVII. yy'ın başlarında üretilen çini ve seramik­lerde, renk sayısının arttığı görülür. En belirgin özellikleri de, sıraltmda hafif kabarık mercan kırmızısı kul­lanılmış olmasıdır. Mavi, yeşil, firuze, beyaz renkler yanında ender olarak pembe ile kahverenginin kul­lanılması tatlı bir uyum sağlamıştır. Buna karşılık, bir önceki dönemde raslanan sarı renk ortadan kalkmış gibidir. Dönemin ürünlerindeki ikin­ci özellik, çini desenlerindeki farklı­lıktır: Osmanlı süsleme sanatının en üstün yaratıcılığına örnek sayılan üst düzeyde bir çiçek üsluplaştırma­sı gelişmiştir. Lale, karanfil, süm­bül, menekşe, nar çiçekleri, bahar dalları, üzüm salkımları ve asma yapraklarının desen olarak kullanıl­dığı çini ve seramikler, doğadan bir kesit yansıtırlar. Ayrıca hayvan fi­gürlü çiniler de bu dönemde üretil­miştir (çinilerin bir duvar resmi gibi kullanılmış olması, bu dönemin çini üretiminde belirgin bir özellik oluş­turur). Bezemeler çoğunlukla siyah kenar çizgileriyle çevrilidir. Özel­likle Süleymaniye külliyesi içinde yer alan caminin mihrap duvarları ile Kanunî ve Hürrem Sultan türbe­lerinin çinilerinin desenleri, söz konusu niteliklerin aşağı yukarı tümünü taşıyan ve tek bir çiniden büyük bir panoya varan bir gelişme­nin en güzel örnekleridir. Ayrıca bu .dönemde tabak, kâse, sürahi, ibrik, kupa, vazo, kandil gibi değişik türden eşyalar da, aynı özelliklerle üretilmişlerdir.Bu dönem çinilerinin yer aldığı Rüstem Paşa camisinin (yapımı 1561) çini bezemelerinde, ilgi çekici bir uygulama görülür: Bizans yapı­larında çini mozaikler yalnızca bütün bir yüzeyi kaplarken, bu camide kaplama kubbeye kadar sürdürülmüş, böylece, Osmanlı mi­marisinde çininin, bütün bir yapıyı bir renk cümbüşü içinde kuşattığı yeni bir süsleme oluşturulmuştur. Rüstem Paşa camisinin çini uygula­ması, başka hiçbir dinsel yapıda yinelenmemiş olmakla birlikte, daha sonraki dönemlerde, çinilerin de­senlerinin, estetik açıdan yüksek bir düzeye doğru geliştiği görülür. Dinsel mimariyle birlikte sivil yapı­larda da çinilerle süsleme tekniği­nin yoğun biçimde kullanıldığı bu dönemin ikinci yarısına ilişkin en önemli çini örnekleri arasında, Topkapı Sarayı'ndaki Altın Yol adı verilen koridorun panoları ve Murad III'ün yatak odası girişindeki panolar sayılabilir (bunların İznik'te yapılmış olduğunu ortaya koyan belgeler vardır; ayrıca, bu çinilerdeki desenlerin de istanbul'da saray ressamları tarafından hazırlandığı bilinmektedir).

    XVII.yy'da çinilerin bezenmesi, de­sen açısından zenginliğini henüz yitirmemiştir. Sıraltı tekniğiyle üre­tilen seramik ve çinilerin hamuru sert, sırları beyaz, saydam ve renksiz, yapılarıysa çatlaksızdır. Önceki dönemlerde belirginleşen kırmızı rengin, önemini yitirerek,XVII. yy'ın sonuna doğru bütünüy­le ortadan kalktığı söylenebilir. Egemen olan renk, hafif maviye çalan bir tür yeşildir. Dönemin sonuna doğru belirginlik kazanan yeni motifse, servidir.İstanbul Sultan Ahmet camisinde kullanılan 20 OOO'i aşkın çini, bu dönemi yansıtan önemli bir kaynak­tır. Üsküdar Çinili camisi. Yenicami, Hünkâr Köşkü, Topkapı Sarayı'nda Revan ve Bağdat Köşkleri ile Sünnet Odası çinileri de, dönemin klasik üslubunu yansıtan başlıca örnekler arasında sayılabilir. Yüz­yılın sonuna doğru çinicilikte bir duraklama görülmüş, Anadolu'daki Celali isyanları, İznik çini üretimini olumsuz yönde etkilemiş, ama Kü­tahya'da XV. yy'da başlamış olan çini üretimi gelişmeye yönelmiş ve XVIII.yy'da Kütahya, bütünüyle İznik'in yerini almıştır (Üsküdar Yeni Valide camisi, Kütahya çinileriyle bezenmiştir).

    XVIII. yy'dan başlayarak ön plana geçen Kütahya'daki üretim, daha çok sıraltı tekniğindedir. Yüzyılın başlarına ilişkin örneklerde gerek hamur, gerek kullanılan renk ve mo­tifler ile biçimler daha incedir (değişik boyutlarda fincan, fincan zarfları, matara, ibrik, sürahi, adak yumurtası gibi çeşitli türden eşya üretimi de bu dönemde başlamıştır; seramiklerde kullanılmış olan mavi kırmızı, sarı, yeşil, eflatun ve laci­vert renkler, çağlar boyu solmadan kalmıştır). XVIII. yy'ın ikinci yarı­sından sonra Kütahya seramiklerin­de bir gerileme görülmüş;berrak ve parlak renkler yerlerini koyu ve karanlık tonlara bırakmış, eflatun bütünüyle yok olmuş, bezemedeki biçim ve motifler de son derece kabalaşmıştır (bu tür üretim, XIX. yy' da da sürmüştür)

    XIX. yy'ın ortalarından, XX. yy. başlarına kadar Çanakkale'de de üretim yapıldığı bilinmektedir. Sır­attı tekniğiyle yapılan Çanakkale seramiklerinin erken örnekleri, bir tablo görünümündedir. Son derece uyumlu olan ürünler arasında ta­baklar, kâseler, iki kulplu küpler, kulplu ve kulpsuz vazo türünde eş­yalar sayılabilir. Tabaklardaki be­zemeler, çeşitli öbeklere ayrılır: Ge­miler; köşk-cami görünümleri; hay­van ve bitki motifleri. Desenler, hamurun renk ve kabalığım örtmek için beyaz bir astar üstüne çizilmiş­tir.

    XX. yy'a doğru Çanakkale'de üre­timde bir bozulma göze çarpar. Kırmızı ve kaba olan hamur, koyu sarı, koyu yeşil, kahverengi sırlar­la örtülmeye çalışılmış, desenler sırüstüne kabartma ya da boyayla işlenmiştir. Başlıca ürünler testi, sürahi ve vazolardır. Desen olarak, insan ve hayvan motiflerine, hattâ biçimlerine önem verilmiş, ama bunlar da zamanla bozulmuştur. Günümüzde Türk çiniciliğinin mer­kezi Kütahya ilidir (yörede pek çok aile geçimini çinicilikle sürdürmek­tedir). İlk olarak XV. yy'da üretim yapılan bu ilimizde, çinicilik özellik­le XVIII. yy'dan sonra gelişmiş, ilk dönemlerde daha çok kobalt mavisi, süt beyazı olan çiniler, XVIII. yy'dan sonra beyaz, mavi, firuze mavisi, yeşil, manganez moru, sarı ve kırmızı renkte üretilmeye başlan­mıştır.Çinilerinin üstünlüğü, bölgede iyi cins kil (kaolin) bulunmasından kaynaklanan Kütahya'da, duvar çinilerinin yanı sıra çini kap-kacak, tabaklar da üretilmekte, ayrıca çini­den hediyelik eşya yapımı da önemli yer tutmaktadır (Kütahya çinileri, yurt içinde yaygın olarak kullanıl­malarının yanı sıra, yabancı ülkele­re de satılır.

    Alıntıdır...

      Forum Saati Paz Ara. 17, 2017 1:41 am