Sitemizden daha iyi faydalanmak için giriş yapın.Eger kayıtlı degilseniz kayıt olun...

    Sanat Bir Sentezdir

    Paylaş
    avatar
    Krall100

    Mesaj Sayısı : 161
    Yaş : 28
    Nerden : Ankara
    Rep puanı : 0
    Points : 1253
    Kayıt tarihi : 02/09/08

    Puanlar
    Puan grafigi. Puan grafigi.:
    1000/200  (1000/200)

    Sanat Bir Sentezdir

    Mesaj tarafından Krall100 Bir C.tesi Nis. 11, 2009 6:46 pm

    Sanat - Sanat Yazıları

    Sentez kabiliyetine "yaratma gücü" de diyebili­riz. Çünkü sentez salt mekanik, entelektüel bir olay değildir. Sadece akıl, kültür tabiatın sentezine varma­ya yetmez. Sentez, büyük bir bölümünde, sanatçının ruh zenginliğine, daha açık bir tarifle, etrafında gör­düklerine verebileceği anlam zenginliğine bağlıdır. Çünkü sentez, sadece "madde" olan fizik bir dünyaya metafizik bir anlam, anlamlar katma olayıdır.

    Üslûp, "stil" in önemi

    Sanatçının sentez kudreti, kişiliği, üslûp denilen "stil'i meydana getirir. Kudretli sanatçının kendine has bir stili vardır. Tabiatı anlayıştaki özellik, dünya olaylarından çıkardığı anlam, çiziş, kompoze ediş tarzı, kendine has renkler, ahenkler, fırçayı kullanış­taki özellik "stil"i yaratır. Giotto, Leonardo da Vinci, Rembrandt, Cezanne aynı insanları, ağaçları, gökle­ri resmettiler. Ama bütün bu elemanlar bu ressam­larda bambaşka biçim ve renklerde, bambaşka anlam­lardadır. Her birinin kendine has stili vardır.

    Stil derken, onu “stilizasyonla” karıştırmamak gerek. Bunlar çok ayrı şeylerdir. Stil ressamın kişili­ği, duyuş, çiziş özelliğidir. Stilizasyon daha çok de­koratif karakterlidir. Tabiatın süsleyici, geometrik kalıplara sokularak ritmik şekillere bürünmesidir.

    Örneğin, Türk çinilerindeki lâle, karanfil, yaprak gibi motifler "stilize" edilmiştir. Halılar, kilimlerdeki desenler de geometrik kalıplara sokulmuş birer stilizasyondur.

    Bu bölümü bitirirken çağdaş resim akımlarının sanat-tabiat sentezine getirdikleri yeni anlamlar üs­tünde durmamız gerekir.

    Bu yüzyılın başından bugüne kadar gitgide ge­lişen anlamsız, soyut resim ekolleri sanatın tabiatla, dış dünya ile ilgilerini kökünden kesmiş midir? öyle ise sanatla tabiat, sanatla duygular, tepkiler arabulu­culuğu olan estetik bilimi yeni temellere mi bağlan­malıdır ?

    İlkin söyleyelim ki hepsi geçici olan, belli süreler içinde doğup gelişen, sonra da sönen sanat akımları artık klasikleşmiş estetik bilimini sarsamazlar. Ya­ratık olarak sanatçının tabiat karşısındaki durumu, düşünüş ve teknikleri ne olursa olsun, değişemez. Ressam tabiattan, göze görünür fizik dünyadan ay­rılıyorum sanabilir. Gerçekte o gene tabiata, tabiatın fizik kanunlarına bağlıdır.

    Paul Klee, bir sergisinin açılışında şunları söy­lemişti:

    “Ressam, tabiatın olmuş bitmiş olarak sunduğu “şey”leri dikkatle inceler. Onları inceledikçe de şu sonuca varır: olmuş bitmiş tabiat yerine “yaratmaya” yer vermek.

    “Bu dünya ilkin böyle değildi, sonunda da başka olacaktır. Görünüşler gelip geçicidir.”

    “Gerçek ötesi sandığımız biçimlerin ne kadar gerçek olduklarını anlamak için mikroskoba bakmak yeter.”

    Soyut resmin kurucularından olan Klee bu sözle­riyle, bu bölümde özetlediğimiz düşünceleri tekrarla­mıyor mu? Görüşü, tekniği ne olursa olsun, gerçekçi yada soyut olsun ressam, hep bu dünya içinde, hep bu dünya koşullarına bağlıdır. Gerçeğe, gerçek görü­nüşlere uygun olsun olmasın tablo, üstünde yaşadı­ğımız fizik dünyanın bir parçasıdır. Tabiata yakın, yada uzak, resim, şaşmaz kanunlara bağlıdır. Leonardo da Vinci'nin, Rembrandt'ın bir figürünü Paul Klee'nin, Kandinky'nin bir soyut kompozisyonuna yaklaştıran bu şaşmaz kanunlar, sanatın temelleridir.

    Henri Matisse, “Ressam, diyor, tabiat karşısın­da kendini zorlarsa, tabiatı yorumluyorum diye zo­râki, bambaşka biçimler yaparsa sahte, yapma sanat olur tablosu. Ben resim yaparken tabiatı “kopya” et­mek kanısındayım. Çizdiğim biçimler, sürdüğüm renkler bana, tabiatın biçimleri, renkleri gibi geli­yor. Tablomu bitirdikten sonra anlıyorum ki bam­başka bir şey yapmışım. Ama bu yaptığım şeyi bile bile, kendimi zorlayarak meydana getirmiş değilim.”

    Matisse'in bu sözleri Gustave Courbet'nin bir sorusuna yaklaştırılabilir.

    Bir gün ormanda resim yapan Courbet, oradan geçen bir köylüyü yanına çağırır ve: “Arkadaş, der, sana zahmet ama, gidip şu resmini yaptığım kırmı­zımsı şey nedir, bir bakar bana söyler misin?" Köylü güler: “Mösyö, der, bu resmini yaptığınız kırmızımsı şeyin oraya istif edilmiş kuru dallar olduğunu gör­müyor musunuz?”

    Tabiata bakarak gördüklerini resimlediğini, bir çeşit kopya yaptığını söyleyen, ama tabiatı en ge­niş bir serbestlikle yorumlayan Henri Matisse'le, ku­ru dalları seçemeyen Gustave Courbet'nin tutumları eşit değil mi? Önemli olan, yorumlanan konunun bi­linip bilinmemesi değil, sonunda meydana gelecek ese­rin kalitesi, güzelliği.

    Bu kalite, bu güzellik hangi anlayış, hangi üslûp içinde yapılırsa yapılsın, sanat eserinin haslığını sağlayan unsur şüphesiz içtenliği, içliliğidir. Yuka­rıda sözünü ettiğimiz “stil-üslup” gerçekçi olsun, so­yut olsun, has eserin damgasıdır. Çokluk çağdaş eserlerde gördüğümüz zorlanmış, yapma görünüşün “stilizasyon” dan öteye gitmemesi de bundan ötürü­dür.

    Sanat tarihini kuşatan değerli tabloları gözden geçirelim. Hiç bir akım ötekine benzemez, ve hiç bir üslûp, kendinden öncekini tekrarlamaz. Üslûplar, akımlar birbirinden nasıl ayrı ise türlü uygarlıkların sanatı da dinlere, kültürlere göre ayrılır. Ama tari­hin ilk çağlarından bu yana meydana getirilmiş re­simlerin toplu bir benzerliği var ki, o da sanatçı ile tabiatın sentezini kurmuş olmalarıdır. Anlayış, du­yuş, teknik ne olursa olsun, bunlar hangi çağın, hangi uygarlığın malı olursa olsun, resim, uzaktan ya­kından - çoğu zaman, çağdaş sanatta olduğu gibi uzaktan - bir tabiat tefsiri, yorumudur. Ressam, ob­jeleri, dış dünyayı canlandırma, yada sadece o dış dünyanın duygusunda, düşünüsünde uyandırdığı tep­kileri biçimlendirme çabasında evren düzeninin esi­ridir, onun dışına çıkamaz.

    Resim Bilim'inde Leonardo da Vinci ressamı şöyle tarif eder:

    “Ressamın sanatında gösterdiği güçte bir kut­sallık var. Bu güç onu, bir bakıma, Tanrıya yaklaş­tırır. Bu güç ressamı, hür bir tutumla türlü cevher­ler üstünde dolaştırır, evrenin çeşitli gösterilerine bir bir el attırır. Hayvanlar, bitkiler, manzaralar, korku yada mutluluk, sevinç veren tabiat görünüşleri, de­nizler ve nehirler, sessiz akan, yada köpüren, taşan sular, kimi parlak, kimi siyah, yağmur, fırtına haber­cisi bulutlar; ressam bütün bunları görür, eserlerin­de canlandırır.

    Ressam kendini tabiatla bir tutar, onunla yarış eder.

    Resim, tabiat ananın en soylu çocuğudur, ondan doğmuştur. Daha doğrusu resim, tabiat ananın toru­nudur. Dış dünyada gördüklerimiz tabiat ananın öz evlâtlarıdır. Resim, bunlardan çıktığına göre, demek ki tabiatın torunudur. Resim sanatını tabiatın toru­nu, Tanrının da bir yakını, bir gösterisi biliyoruz.

    Resim sanatını sevmeyen, onu küçümseyen tabiatı da sevmemiş, küçümsemiş olur. Resim sanatını kü­çümseyen kişi, derim ki, duygusuz, ruhsuz bir yara­tıktır. Resim sanatını sevmeyen, onu küçümseyen, felsefe ile at başı giden bir bilimin bütün ince yorum­larına, düşünüş, duyuşlarına, derinliklerine göz yum­muş olur.

    Resim göze seslenir. Ruhun penceresi de gözdür. Resim sanatını, örneğin şiirle kıyaslayacak olsak derim ki: şair, kadının güzelliğini anlatsın, ressam da canlandırsın. Bak gör âşık nereye yönelir; şiire mi, resme mi?"

    Alıntıdır...

      Forum Saati Paz Ara. 17, 2017 1:38 am